TR

Ana Sayfa - Profilim - Arşiv - Arkadaşlarım

Fikret BİLA'dan... - Tarih: 18:57 3/5/2008 Yazan: candanof

Org. Başbuğ’dan önemli mesajlar

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, dün Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri personeline hitaben Kıbrıs sorunu, terör ve terör örgütüyle mücadele konularında uyarıcı nitelikte bir konuşma yaptı. Org. Başbuğ’un konuşması bir tesadüf de olsa, dün, TBMM’de, “Kürt kökenlilere siyasal ve kültürel haklar verilmeli” diyen AB Komisyon Başkanı Barroso’nun mesajlarına karşılık geliyordu.
Org. Başbuğ’un konuşmasındaki önemli mesajları şöyle sıralamak mümkün:

Kıbrıs milli ve ortak sorun
1- Org. Başbuğ, Kıbrıs sorununun sadece Kıbrıs Türklerinin değil, Türkiye ve KKTC’nin güvenliklerini ilgilendiren “milli ve ortak” bir sorun olduğuna dikkat çekti.
2- Org. Başbuğ, Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği açısından “stratejik” önemde olduğunu vurguladı.
3- Kara Kuvvetleri Komutanı’nın verdiği önemli bir mesaj da soruna kalıcı ve adil bir çözüm bulunabilmesi için KKTC’nin bir gerçek olduğunun kabul edilmesi çağrısıydı.
4- Org. Başbuğ, tarafların eşit ve egemen şekilde ortaya koyacakları “ortak iradesi” olmaksızın çözüm bulunamayacağının herkes tarafından kabul edilmesini istedi.
5- AB Komisyonu Başkanı Barroso, “Kıbrıs’ta doğan fırsat kaçırılmamalı ve Türkiye, Rum gemilerine limanlarını açmalı” derken, Kara Kuvvetleri Komutanı, KKTC’nin iyi niyetli, barışçı ve uzlaşıcı yaklaşımlarına Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin karşılık vermediğini, ayrıca Avrupa Birliği’nin izolasyonlarıyla karşılaştığını, bu durumun de güven sarsıcı olduğunun altını çizdi.
6- Org. Başbuğ, iki kesimliliğin garanti ve ittifak anlaşmaları delinmeden ve sulandırılmadan korunması gerektiğini vurguladı. İki kesimliliğin delinmesinin, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınması anlamına geleceğini söyledi.

‘Bazıları iyi okusun ve anlasın’
7- Org. Başbuğ, Türk ulusunun kendisine zorla dayatılan bir antlaşmayı (Sevr) elinin tersiyle itip çöken bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir devlet yaratan bir ulus olduğunu ve buradan güç olan mücahit Kıbrıs Türkünün de zulüm ve haksızlıklara karşı fedakârlık ve azimle direnerek var oluş mücadelesini bir devlet (KKTC) kurarak taçlandırdığını vurguladıktan sonra, “Bunun bazıları tarafından iyi okunması ve anlaşılmasında sonsuz yararlar var” diyerek, yanlış hesaplar yapılmaması mesajını verdi.
8- Org. Başbuğ, TSK, örgütün dağ kadrosunu etkisiz hale getirmeye devam ederken, katılım devam ediyorsa, yapılması gerekenin, örgüte neden katıldıklarının tespit edilmesi ve buna karşı tedbirlerin alınması gerektiğini tekrar vurguladı.
9- Örgüte katılım nedenlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik tedbirler alınırken bir yandan da dağdaki teröristlerin örgütten ayrılmaları üzerinde de durulması gerektiği mesajını verdi.

‘Kültürel farklara saygılıyız’
10- Org. Başbuğ, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel farklılıklara saygılı olduğunu anımsattıktan sonra; kültürel alanda bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşanması ve yaşatılması için gerekli düzenlemelerin yapıldığını vurguladı.
11- Org. Başbuğ, bireysel/kültürel alanın dışında, “Kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba ulus devlet ve üniter yapısını tehlikeye sokacak siyasal alanda/grupsal düzenlemeler yapmasını isteyemez ve bekleyemez” diyerek, bu konudaki çerçeveyi çizdi. Başbuğ’un bu sözleri, -özel olarak Barroso’ya yanıt olsun diye söylenmemiş olsa bile- “Kürt kökenlilere siyasal ve kültürel haklar verilmeli” diyen AB Komisyon Başkanı’nın konuşmasına karşılık geliyordu.

 

Fikret BilaYön

Milliyet Gazetesi-12/04/2008

Hasan PULUR'dan... - Tarih: 18:51 3/5/2008 Yazan: candanof

Karşınıza kim çıkacaktı ki?

SİZ ne bekliyordunuz?  Karşınıza kimler çıkacak sanıyordunuz? Milli Mücadele’nin, Kurtuluş Savaşı’nın Maliye Bakanı Hasan Fehmi Aytaç mı çıkacaktı?
Ya Başbakan Adnan Menderes mi?
Ya da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü mü?
* * *
O Maliye Bakanı Hasan Fehmi Aytaç, ‘’Kurşundan ve süngüden başka hiçbir şeye para yok!’’ demiş, kendisinden otomobil isteyen ordu kumandanlarına, ‘’Otomobiller İzmir’de, Yunanlının elinde, gidin alın’’ diye dalga geçmiş, harcamaları kontrol için orduya sivil defterdar göndermiştir.
Siz böyle maliye bakanlarını arıyorsanız, avucunuzu yalarsınız! Ne laf anlamaz insanlarsınız, ‘’O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler’’ dedik, anlamadınız mı?
* * *
O, Başbakan Adnan Menderes ki, ‘’ticaret yapmak için’’ kendisinden izin isteyen büyük oğlu Yüksel Menderes’e ‘’Ben Başbakan iken sen ticaret yapamazsın, git Dışişleri’nin sınavına gir, kazanırsan hariciyeci olursun’’ demiştir.
Siz böyle başbakanlar mı arıyorsunuz?
Siz ne laftan anlamaz insanlarsınız, o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler, dedik, anlamazdınız mı?
* * *
O, Cumhurbaşkanı İnönü, görevdeyken Malatya’da eşine hediye edilen üç metre kumaşın bedelini ödemiş, yıllar sonra ‘’Üç metre kumaşa tenezzül edip rüşvet aldın!’’ diyen pis politikacının suratına faturayı çarpmıştır.
Siz böyle cumhurbaşkanları mı arıyorsunuz?
Siz ne laftan anlamaz insanlarsınız, o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler, dedik, hâlâ anlamadınız mı?
* * *
SİZ onları bulamazsınız...
Onların yerine oğluna ‘’gemicik’’ alan Başbakan var.
Onların yerine on sekizine gelmemiş, oğlu ticarete atılan cumhurbaşkanları var.
Onların yerine damadının başında bulunduğu şirkete, gazete çıkarması, televizyon yayını yapması için devlet bankalarından 750 milyon dolar kredi verilmesini seyreden Başbakan var.
* * *
BIRAKIN o adamları, gidenler gitsin, siz bunlarla yetinin, mesele çıkarmayın.
Hele hele, abuk sabuk laflarla da kafanızı hiç karıştırmayın.
Yok özel bankalar bu krediyi vermezken, devlet bankaları nasıl vermiş?
Ne malum?
Hem niye vermesin?
Kredinin garantisi neymiş?..
Daha ne olacak, koskoca Başbakan, ‘’Damadımın borcu benim borcum’’ demişse, yetmez mi?
Hani neredeyse, notere gönderip ipotek koyduracaksınız.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın lafı yetmez mi?
Bakın Arap şeyhleri, emirleri, kralları, adamlar milyar dolar veriyorlar.
Siz hâlâ kıytırık 750 milyon doların peşindesiniz.
Ya aldıkları krediyi ödeyemezlerse, biz ne güne duruyoruz?
Şimdiye kadar batık bankaları kim kurtardı ki?
Hele MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘’Yüce Divan’’ tehdidi yok mu?
Yapmayın Sayın Bahçeli, Yüce Divan’a gidenler gitmiş de, gidenlere ne olmuş?

 

Hasan PulurOlaylar ve İnsanlar

Milliyet Gazetesi-02/05/2008

Bir hekim soruyor: Beni niye sevmiyorsunuz? - Tarih: 16:47 17/3/2008 Yazan: candanof Kategori: saglik

Beni niye sevmiyorsunuz? Evet ya... Beni niye sevmiyorsunuz? Hiç sevmediniz, ama niye? Bu sorum siyasetçilere, medyaya, acil servisteki hasta yakınlarına, belki de size... Eğer cevap verebiliyorsanız evet bu sorum size de. Ben kim miyim? Ben sade bir vatandaş ve basit bir doktorum. Ne sağlıklı yaşam kitabı yazdım. Ne Uzakdoğu'dan tamamlayıcı tıp yöntemleri getirdim. Ne de medyatik birinin özel doktoruyum. Bu yüzden mi sevmiyorsunuz beni? Ama ben on yıl üniversite düzeyinde okudum. O yıllarla birlikte, otuz yıldır mikroplarla, balgamla, kötü kokularla sağlıksız ve havasız ortamlarda yemek ve uyku zamanlarım size hiç benzemeden yaşıyorum. Her an sizler ızdırap içinde kapımı çalacaksınız diye bekliyorum. Benim işim bu. Nasıl anlamadım? Kapımı hiç çalmayacak mısınız? Siyasetçi, kabadayı, basın mensubu, bankacı, işadamı olduğunuz için bana hiç ihtiyaç duymayacak mısınız? Emin misiniz? 
 Ben ne Doğu'ya gitmem dedim ne Boğaz'da villalar istedim ne de size saldırdım, yumruk attım. Bu kadar zor, pis, sorumluluk taşıyan işim için, sizlerin ağrılarını gidermenin karşılığında, ben sadece; bir evim bir arabam olsun, beni okutan anama babama bayramlarda güzel bir hediye alabileyim, ben de çocuklarıma bana verilen imkanları verebileyim, eşimin yanında gururla dolaşabileyim istedim. Ben Doğu'ya pratisyen olarak gidip daha da zor koşullarda, yokluk içinde çalışayım ama iki sene sonra istediğim ihtisasa girip uzman olmak istedim. Uzman olduktan sonra da Doğu'ya gideyim ama iki sene sonra kendim ve ailem için istediğim yerlerde çalışacak bir hastane istedim.Üniversitelerde kariyer yapmak için öğretim üyelerinin çantasını taşımak istemedim. Çalıştığım hastanede hastalarıma en az 15 dakika ayırmak ve başarılı olmak istedim. Sizlerden hastane istedim. Muayenehane açmak ve “ille de bana muayene olmak” isteyenlere meslek odamın asgari ücretlerinden hizmet vermek istedim. Bu değerler üzerinden vergi vermek istedim. Hastalarımla aramda para olmasın, ben paramı hastamın kurumundan, sigortasından almak istedim. Benden günde yüz hasta bakmamı istemeyen başhekimler ya da özel hastane sahipleri istedim. Kapasiteme ve görevime göre bana işimi istekle yapabilmem için huzur vermenizi, güvenliğimi sağlamanızı, mesleğim için gerekli alet edevatları istedim sadece. Çoğunuz benim ellerimde hayata veda edeceksiniz. Ben tüm mesleğim boyunca sayısız hata yapacağım, yapacağım ki sizler öleceksiniz. Belki benim elimde öleceksiniz ama hiç düşündünüz mü bir elimde sizin başınız varken diğer elimin boş ve imkansızlılarla dolu olduğunu. Ben Tanrı değilim, ölümsüzlük sırrını bulamadım daha. Ama benim ellerimde doğanlar ve şifa bulup sevdiklerine kavuşanları hiç görmediniz, yazmadınız. Hep son nefesini verenleri gördünüz. Bana yumruk attınız. Hiç mi hatam olmadı? Elbette oldu. Sizlerin hiç hatanız yok mu? Benim her hatamda yüzüm kızarır yere bakarım.Ya siz? Siz pişkin bir doktorun sokaklarda yürüyebildiğini gördünüz mü? Sahi siz beni neden sevmiyorsunuz? Kim olursanız olun sokakta başınıza düşen bir saksı, bir milimetrelik bir yağ  zerresi sizi bir takside bana getirecek. O zaman sevdiğiniz birini görmek istemez misiniz karşınızda. O zaman sevdiğiniz birini seçme şansınız olacak mı? Sevin beni... Ben sizi seviyorum. Benim işim bu...

İnanç Çağlayan hekim kardeşlerimden biri. Aslında bu yazısında hekimlerin yüzde 99'unun dertlerini sıralamış. İçinden geldiği gibi yazmış. Ellerine sağlık...nedim.atilla@aksam.com.tr

 

İnternetten alıntı- 17/03/2008

Ortak Düşman... - Tarih: 21:33 18/11/2007 Yazan: candanof

ORTAK DÜŞMAN KİM?

 

ABD Başkanı Bush, Erdoğan görüşmesinin ardından, hayal kırıklığı yaratan açıklamasında gönül almak için, tıpkı Dışişleri Bakanı Rice gibi, Türkiye'ye "PKK ortak düşmanımız" dedi.
Rice'ın açıklamasından iki gün sonra da ABD, tam da Erdoğan Washington'a uçarken "ortak düşman"a baskı yapıp esir askerlerin bırakılmasını sağlamıştı.
Böylece, "Düşman"a söz geçirebildiğini de kanıtlamış oldu.
Sonda diyeceğimi başta yazayım:
Türklerle Amerikalıların düşmanı ortak mı bilmem; ...ama Türklerle Kürtlerin düşmanı ortaktır.
* * *
Eski dosyaları karıştıralım:
21 Ocak 2002 günü PKK Başkanlık Konseyi'ni temsilen Mustafa Karasu, ABD Dışişleri'ne bir yazı gönderdi.
İki sayfalık bu yazıda, o ay, bir Ortadoğu ülkesinde, PKK ile Amerikalı yetkililer arasındaki görüşmede sağlanan mutabakattan söz ediliyordu.
"Görüşme memnun edici geçti. Görüşlerimiz örtüşüyor" deniliyor ve şu vaatte bulunuluyordu:
"PKK, ABD ile her alanda işbirliği yapacaktır."
* * *
Belgede, işbirliği için yapılacaklar 9 maddede sıralanıyordu:
1. PKK, ABD'nin Irak'a müdahalesine tam destek verecek.
2. PKK, bölgede demokrasinin gelişmesi için işbirliği yapacak.
3. Kürtlerin merkezi ve yerel iktidara katılması, Irak'ta Kürtlere federal bir statü tanınması, Kürt sorununun 4 parçada birbiriyle ilişki içinde çözüme kavuşturulması, işleri kolaylaştıracak.
4. Kürtler arası birlik için PKK, isim değişikliği dahil yeni adımlar atacak.
5. Kürtler arası ittifak için ABD çaba harcayacak.
6. PKK'nın uluslararası çalışmalarına kısıtlamalar kaldırılacak.
7. Öcalan'ın koşulları düzeltilecek. İdam cezası kalkacak.
8. ABD, HADEP'in baskı görmemesi için girişimde bulunacak.
9. ABD ile görüşmeler Kuzey Irak'ta heyetlerle devam edecek.
* * *
Çok önemli bir belgeydi bu...
Milliyet'ten Namık Durukan, Kuzey Irak'ta ele geçirmişti.
Ben de 18 ve 19 Ocak 2003 tarihinde bu köşede yazmıştım.
Hatta son maddede heyetler halinde sürdürülmesi istenen görüşmelerden bir fotoğraf da yine bu köşede yayımlanmıştı.
Dönemin Amerikan Büyükelçisi Robert Pearson, elinde o fotoğrafın olduğu Milliyet'le ekrana çıkmış ve "İğrenç yalanlar bunlar" diye bağırmıştı.
O günden bugüne yaklaşık 5 yıl geçti.
Şimdi yukarıdaki 9 maddeye bakın; hükmünüzü verin:
PKK, Irak'ın işgalinde ABD'ye tam destek verdi.
İsmini değiştirdi.
Uluslararası çalışmalarında rahata erdi.
Barzani ile çatışmaya son verdi; ABD'nin arabuluculuğuyla Kürt örgütler arası işbirliği gerçekleştirildi.
ABD ile müzakerelere Kuzey Irak'ta devam edildi.
Bu arada Türkiye'de idam cezası kaldırıldı.
Kürtlerin yerel yönetimlerde ve Meclis'te temsil imkânları genişletildi.
* * *
Yani "Ocak 2002 mutabakatı"ndaki çoğu madde 5 yıl içinde gerçekleştirildi.
ABD'nin, bunca yakınlaştığı PKK'yı şimdi "düşman" ilan etmesinin inandırıcı bir yanı var mı?
Türkiye dün, Ortadoğu'nun baş antrenörüne bir takım oyuncusunu şikâyet etti. O da, oyuncusunun biraz kulağını büküp tansiyonu düşürmeye, Türkiye'yi sakinleştirmeye çalışıyor.
Ama yarın oyun bozulursa "Büyük Ağabey"in işine yaramayan oyuncuyu satmakta hiç tereddüt etmeyeceğini tarihten biliyoruz.
O yüzden dedim ya; Türklerle Amerikalıların ortak düşmanı belli değil ...ama, Türklerle Kürtlerinki belli...

 

Can DÜNDAR

Milliyet Gazetesi-06/11/2007

Sansür - Tarih: 09:37 1/11/2007 Yazan: candanof

SAMSUN sigarasının içinden odun çıktığı, İstanbul'la Ankara arasında "alo" demek için 6 saat beklediğimiz, Anadol otomobilin inekler tarafından yendiğine inanıldığı, filmlerimizde "nayır nolamaz" diye konuşulduğu dönemde, Avaramu'yu ezberleyen kadınlarımız Raj Kapoor'a hastayken, Nuri Sesigüzel'in İzmir Fuarı'nı salladığı, gazinoların "Bediaaaa" diye inlediği, Vahi Öz'ün yaşadığı,Cemal Kamacı'nın dövüştüğü, Metin Oktay'ın ağları deldiği günlerde, boğaz köprüleri olmadığı için telaşla son vapuru kaçırmamaya çalışırken, Suna Kan henüz harika çocuk, selamıyla meşhur Ömer, turist bile değilken, zavallı Ayşecik'in zengin babasından habersiz üvey anne yanında büyüdüğü yıllarda, "Bence Neil Armstrong Ay'a falan ayak basmadı, hepsi tezgáh" diye iddiaya girdiğimiz, kasetleri acayip kapışılan Arif Susam'ın "Ooooo, Ahmet Bey de burdaymış" diye sintizayzır çaldığı yaz akşamlarında, Ümit Besen'in masasının ayağı kırıkken, dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabesk gündüzlerin, Barış Manço'nun lambaya püf dediği elektrik kesintili gecelerinde, ayıptır söylemesi Arzu Okay rüyalarımıza girerken, Killing okuduğumuz, radyoda Arkası Yarın dinlediğimiz (ki, uyarlayan Çetin Köroğlu, efekt Ertuğrul İmer), Sadun Boro'nun dünya turuna çıkmasıyla heyecanlanıp, Filiz Vural'ın Avrupa Güzeli olmasıyla sevinirken, delikanlıların Ayhan Isik biyigi bıraktığı, Avanak Avni ile tanıştığımız, Altan Erbulak'ın en maharetli estetikçilerin bile o hale  getiremediği güzellikle kadınları çizdiği, Yavuz zırhlısının jilet olmadığı, Zübük'ün kaleme alındığı, İsmail  Dümbüllü'nün güldürdüğü, Veysel'in iki kapılı hanını tıngırdattığı, Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrumlu balıkçı zannedildiği, arabaların her tarafına hálá ne manaya geldiğini bilmediğim STP'lerin yapıştırıldığı zamanlarda, nüfus 40 milyon, Hababam öğrencileri ilkokulda, Tatlıses demirciyken, MTA Sismik-1 Hora'nın uzay mekiği muamelesi gördüğü teknoloji fukaralığında, Savarona bizimken, su akar Türk bakarken, Keban bile yokken, Doktor Richard Kimble sanki babamızın oğluymuş gibi Falconetti'ye küfür ettiğimiz, asayişi Baretta ve Komiser Colombo'ya emanet ettiğimiz, adaleti ise Avukat Petroçelli'den ibaret sandığımız masum tiryakiliklerde, karısını bile yakından tanıdığımız Mc Millan'ın AIDS'ten ölene kadar şorolo olduğunu bilmediğimiz hayal kırıklıklarında, anneanneler kız torunlarına Küçük Ev'in Laurası'nın şapkasından dikerken, Koç Reeves'ten turnike atmayı öğrenip, Kaptan Kirk'le ışınlandığımız, Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde Isaura'nın neden köle olduğunu kavrayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza "N'aber lan ceyar" diye seslendiğimiz, babam ve ağabeyimle birlikte saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali'yi seyrettiğimiz, onunla birlikte kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz, İstanbul'da basılan gazetelerin, bırak Diyarbakır'ı, Bursa'daki bayiye bile anca ertesi gün ulaştığı, Zeki Müren'in kamyonculara "Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun" diye mırıldandığı, sadece TRT'nin olduğu, dansözün çıkmadığı, haberleri Zafer Cilasun'un okuduğu, herhalde "İnsanımız belki akıl edemez" diye düşündüklerinden olsa gerek, "Televizyonunuzu kapatmayı unutmayın" diye uyarı yazısı koydukları, necefli maşrapa zavallığında, Sezen serçe, Pehlevi şah, Haile Selasiye  Habeşistan İmparatoru, özetle, develer tellal, pireler berber iken... * Sansürün bir manası olabilirdi. * 9 yaşında çocukların MSN'de Japonya ile konuştuğu, gizlemeye çalıştığın görüntülerin şak diye cep telefonumuza geldiği, köşedeki uyducudan çanak taktırıp şakır şakır Roj TV izlendiği bir dönemde, sansüre kalkışmak... "Günümüz gerçekleri"nin iyi algılanamadığının bir kanıtıdır bana göre. * Ve, dönüp bakıyorum geriye...O zamanlar da vardı sansür. Ama "mutluyduk" hiç olmazsa galiba. Başbakan'ın uçağına binebilmek için sansürü savunan meslektaş yoktu... Odunlar sadece sigaradan çıkıyordu en azından.

 

Yılmaz ÖZDİL-Hürriyet Gazetesi


:: Sonraki Sayfa